Geçmişten günümüze… Bazılarını evlerimizde daimi konuk ettik, bazılarını doğadaki halleriyle sevdik!

Geçmişten günümüze hayvanlarla iç içe yaşadığımız bir gerçek. Bunlardan bazılarını evlerimizde daimi konuk ederken, bazılarını ise doğadaki hâlleriyle sevdik. Bazılarını o kadar sevdik ki, onlara kutsallık atfetmekten geri durmadık.

İşte onlardan bazıları:

Foto: İHA

Foto: İHA

“HOŞGELDİN HACI LEYLEK”

Göçmen kuş türlerinden biri olan leylek, Osmanlı toplumunda özel bir sevgiye mazhar oldu. İslâm toplumlarının kutsal şehri olan Mekke ve Medine ve diğer şehirlerden geldikleri için oranın ismiyle anılır oldular. ‘Hacı baba, hacı leylek’ gibi yakıştırmalar yapılan bu sevimli yaratıklar her yıl aynı yerlere tünediklerinden yuvalarına dokunulmaz aynen muhafaza edilirdi. Leyleklerin gelişi bütün İstanbul halkı ve başka şehirlerde sevinçle karşılanırdı. Leylekler günümüzde de aynı aynı ilgi ve sevgiyi görmeye devam ediyor.

FOTO: AA

FOTO: AA

“BAĞDAT’TAN MI GELDİN?”

Turna kuşu da tıpkı leylek gibi ‘kutlu’ sayılan türlerden. Nitekim türküler de, aşık deyişlerinde uzakta bulunanlara haber götürmesi, uzaklardan haber getirmesi istenir ve beklenirdi. Turnalar özellikle Alevi-Bektaşi edebiyatında önemli bir figür olarak ortaya çıktı. İstanbul’da turna sürüleri gibi getirilen acemi yeniçeri adayı devşirme oğlanlarını toplamaya da ‘turnacıbaşı ağa’ görevlendirilirmişti:

Çağrışa çağrışa
Havada turna
Bağdat’tan mı geldin
Ağzında hurma

AH AYRILIK!

Acemi oğlanı devşirmeye giden memurlara “turnacıbaşılar” denirdi. Turnacıbaşı Saray’da beslenilen turna kuşlarından da sorumludur. Devşirilen çocuklar Saray’a ve Acemi Oğlanlar kışlasına “turna sürüleri” gibi geldiklerinden, bu vazife turnacıbaşılara verilmişti. Bu olguda, halk edebiyatı ve halk şarkılarında “turna kuşu” sembolü ile vurgulanan “ayrılık” motifinin ektisi önemli yer tuttu.

FOTO: AA

FOTO: AA

YUVASINI BOZMAK UĞURSUZLUK SAYILDI

Kırlangıçlar da her yıl aynı yere tünemeye geldiklerinden bunların yuvalarını bozmak da uğursuzluk sayılırdı. Anadolu’da evlerin içinde bulunan kırlangıç yuvalarına dokunulmaz; baharda gelişi beklenirdi. Bu özen günümüzde de aynı titizlikle sürdürülüyor.

FOTO: AA

FOTO: AA

BAHARI BEKLEYEN KUMRULAR GİBİ

Kumrular çok çekingen kuşlar olduklarından, ancak alıştıkları evlerin pencere önlerinde beslenebiliyor. Çıkardıkları seslerden benzetme yapılıp, “Üsküdar’a gidelim” olarak anılırdı. Kumru çiftleri sevgi, şefkat ve bağlılığı sembolize ediyor. Birbirine sarılmış sevgililer için “kumrular gibi” denmesinin nedeni, kumruların bir yıl boyunca eşlerinin yanından hiç ayrılmamasına dayanıyor.

FOTO: İHA

FOTO: İHA

AĞZI MÜHÜRLÜ KEDİLER

Osmanlı mahalleleri genellikle ahşap yapılardan oluştuğundan, fare ve diğer zararlılara karşı hemen her evde en az bir kedi beslenirdi. Köpeğe göre çok daha temiz olarak görüldüğünden, evin içerisinde bulundurulması, bazı özelliklere dikkat edilmek şartıyla sakıncalı görülmezdi. Kimi kedilerin damağında görülen siyah, yuvarlak formda bir leke sanki Siyam, Ankara, İran, Van kedisi olmak gibi bir asalet, ayrı bir değer ölçüsüydü. Halk arasında ev kedileri için “ağzı mühürlü” olarak söylenegelirdi.

FOTO: İHA

FOTO: İHA

PEYGAMBERİN EL İZİ

Kedilerin alınlarında, başlarının arkasına doğru uzanan izler, elle geriye doğru okşayarak oluşmuş bir iz gibidir. İşte bu ize “peygamberin el izi” denir. Rivayete göre Hz. Muhammet namaz kılarken, tam secdeye varmak üzereyken alnını koyacağı yerde kocaman bir akrep görür; bu esnada olay yerine gelen kedi bir saniye bile tereddüt etmeden akrebi yakalar ve uzaklaştırır seccadeden. Peygamber ise kedinin başını okşar. Peygamberin okşadığı yerde tüm kedilerde bulunan o iz oluştuğuna inandı.

MAHALLENİN BEKÇİLERİ

Osmanlı’da ev içinde beslenmesi caiz görülmeyen köpekler için sokak başlarında taştan yapılmış su kapları bulunurdu. Her mahallenin köpekleri kendi sınırlarını ve mahalle sakinlerini bildiklerinden, geceleri “Bekçi Baba” denilen ve elinde asası ile dolaşarak sabaha kadar mahallenin güvenliğinden sorumlu bulunan görevliye adeta yardımcı olurlar, şüpheli yabancıları semte sokmazlardı. O dönemlerde geceleri fenersiz sokaklarda dolaşmak yasaktı. Fener yakanlar tutuklanırdı.

FOTO: İHA

FOTO: İHA

ÖLMEZLİĞE KOŞAN ATLAR ZAMANI

Atın tabiatüstü niteliklerini belirten pek çok inanç mevcut. Bunlar Köroğlu’nun “Kırat”ı, Hazret-i Hızır’ın Boz-Atı, Hazret-i Ali’nin Düldül’ü, Şah İsmail’in Kamer-Tayı da âb-ı hayattan içmiş, ölmezliğe kavuşmuştur. İstanbul’da hastaların şifâ bulmak için götürüldüğü iki “at mezarı” vardır. Bunlardan Karaca Ahmet Sultan’ın atına “vaktinde yürüyemeyen çocuklar”, diğeri padişah Genç Osman’ın sevgili atı “Sisli-Kır”ın mezarına “sancılı atlar” götürülür, bu mezarların etrafında üçer defa dolaştırılırdı. Gelibolu’na bağlı Bolayır’da Süleyman Paşa türbesinin yanında çok sevdiği atı da gömülüdür. (Namık Kemal’in kabri de kendi isteği üzerine bu türbelerin yanında yer alıyor). Edebiyatımızda atlarla ilgili olarak çok fazla literatürü bulmak mümkün.

FOTO: İHA

FOTO: İHA

KOÇ GİBİ MAŞALLAH!

Hz.Ali, “Allah’ın arslanı” olarak nitelendirildi. Koçun dövüşme gücü de Hazret-i Ali’nin bir vergisi sayılırdı. Koçun ve genel olarak koyun cinsinin, tıpkı geyikler gibi olağanüstü nitelikte “sahip”leri vardır; çobanın gece uyuyup kaldığı zamanlar sürüyü tehlikelerden onlar korur; insan kılığında çobana göründükleri rivayet edilir. Ayrıca Hz.İbrahim’e kurbanlık olarak Koç’un indirilmesi de bu hayvanlara kutsallık atfedilmesine yol açtı.

FOTO: İHA

FOTO: İHA

AVLANILMASIYLA FELAKET GETİREN GEYİKLER

Anadolu dağlarında gittikçe azalan geyiğin avlanmasının avcıya felaket getireceği inancı yaşanmış olaylarla da adeta kanıtlanır. Çağımızda derlenmiş birçok efsaneler de geyiklerle beraber yaşayan kadın, erkek kişiler anlatılır. Bunlar bir bakıma, geyiklerin koruyucuları sahipleri sayılır.

FOTO: DHA

FOTO: DHA

HOROZUN ÖTTÜĞÜ YERDE KÖTÜ CİNLER OLMAZ

Anadolu’daki yaygın inançlardan bir tanesi de Horoz’un öttüğü yerde kötü cinlerin dolaşmayacağıdır. Bu bakımdan horoz bir anlamda güvenliğin simgesi olmuştur. Bu ilgi günümüzde Denizli ve Gerze horozu tutkunlarıyla devam ediyor.

FOTO: İHA

FOTO: İHA

“KOŞUMDAN KOŞUMA GÖZLERİNİ ÖPÜN”…

Andolu’da üretim yapıp insan yaşamının devamını sağlayan öküze karşı da büyük bir sevgi beslenir. Bu sevginin en güzel yansıması Pir Sultan Abdal’ın mısralarında kendini belli eder:

Dağdan kütür kütür hezen indirir
İndirir de ateşlere yandırır
Her evin devliğin öküz döndürür
Rençberler hoşça görün öküzü.

Öküzün damını alçacık yapın
Yaş koman altını, kuraklık serpin
Koşumdan koşuma gözlerin öpün
İreçberler hoşça görün öküzü…

FOTO: İHA

FOTO: İHA

PEYGAMBERİN HATIRASINA

Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir hicret esnasında Hira Dağı’nda bulunan Sevr mağarasında kendilerini korumaya almışlardır. Örümcek ve güvercinin kapısında yuva yaptığı mağaraya gelen müşrikler bu görüntü sayesindedir ki, içeride kimse olmadığını düşünerek geri dönmüşlerdir. Bu hadisenin hatırası olarak örümcek ağına dokunmamaya ve bozulmamasına özen gösterilir; güvercinlere de bu yüzden özel bir sempati duyulur…

Günümüzde olduğu gibi geçmişte de hayvanlara karşı sevgisizlik; dahası eziyet örnekleri de yok değildi.

İşte onlardan sadece ikisi…

ACIMASIZLIĞIN ÖRNEKLERİ: KÖPEK KATLİAMI!

Tarihimize ‘en insafsız köpek katliamı’ olarak geçen Marmara denizinde bulunan Hayırsız Ada’da yaşananlar kara bir leke olarak yerini almıştı. 3 Haziran 1910, dönemi belediye başkanı Suphi Beysoyundu’nun talimatıyla 80 bin civarında köpeğin mecburi bir ada yolculuğuna çıkartıldı. Hayırsızada günümüzde Sivriada olarak bildiğimiz bildiğiniz ıssız bir adaydı. O kadar ıssızdı ki canlıya dair tek bir ağaç bile yoktu. Ağacın yanında su bile bulunmamaktaydı. 80 bin hayvan birkaç gün içerisinde bu kötü yere götürülmüş, aç susuz bir şekilde kaderlerine terk edildi. göre Hayırsızada’ya terk edilen hayvanların sesleri taaaa İstanbul’a kadar ulaşıyordu. O kadar feci bir manzaraydı. Aç susuz kalan hayvanlar haliyle bir süre sonra birbirlerini yemeye başladılar hayatta kalmak için. Bu olay da tarihimize ‘Hayırsızada köpek katliamı’ olarak geçti.Günümüzde bu olay sebebiyle adaya bir anıt dikildi.

İSTANBUL’DA MAYMUN İDAMLARI

Habertürk yazarı Murat Bardakçı, o dönem yazdığı Hürriyet gazetesinde 9 Temmuz 2000 tarihinde kaleme aldığı yazısında İstanbul’da yaşanan maymun idamlarını şöyle aktarmıştı:

Koçu, 17. yüzyılın başlarında İstanbul’da maymunların topluca idam edildiklerinden söz etmişti:

İstanbul’da Tersane Kapısı önünde ”gemi maymunu” yatiştirip satan esnaf dükkánları vardı. Bir gün Üçüncü Murad’ın hürmetini kazanmış olan váizlerden Abdülkerim Efendi ‘kadınlar maymunları fuhuş aleti yaparlar’ deyip başına binlerce kişiyi topladı, bu dükkánları bastı ve zavallı hayvanları idam ettirdi’




Related Posts

Bir cevap yazın

izmit escort bursa escort istanbul escort şişli escort istanbul escort avrupa yakası escort şirinevler escort beylikdüzü escort avcılar escort beşiktaş escort ataşehir escort bursa escort betvino beylikdüzü escort mecidiyeköy escort sex hikaye antalya eskort antalya eskort